Yaz aylarında ve bahar aylarında Üsküdar vapurunun son beş dakikası kaldığı zaman vapurun baş tarafına geçmeyi, rüzgarın kulaklarımı sağır etmesini, rüzgarım yüzüme çarpmasını pek severim. Tüm beyhude çırpınışlarımın dindiği, zihindeki o keşmekeşin sükunete tahvil olduğu, zamanın gerçekten yaşanabilir, hatta kalben dokunulabilir bir şey olduğunu idrak ettiğim bir zaman dilimidir o beş dakika. Bu yüzden pek severim.
Bebek arabasını ittireni, paçama yapışan çocuğu, yükünü sırtlayan hamalın ter kokusunu hiç duymam. Vapurun gürültüsü, denizin köpüğü, rüzgarın uğultusu, sağır ve dilsiz bir şekilde, yolculuğum devam eder. “Yolculuk eziyettir.”
Bir çiçek görürsün, adını bilmediğin, tanıyamadığın için, adıyla hitap edemediğin için kendini perişan edersin, taşlarsın kendini. Taşlarsın kendini, durduk yere. Taşlayacak yer bulursun. Taşlayacak yer bulmaya çok aşinasın. Öteki türlü enaniyetin balon gibi şişecek diye korkarsın ama üç çeyrek kokoreçi mideyi indirmeyi de bırakmazsın.
-Ablam bir selpak alır mısın?
Muhayyilem sade bir gürültü, gürültünün çizgileri ile karalanmış. Gürültü, bir tür karalamaya benziyor gerçekten, şekilsiz, gelişigüzel kulağa çarpanlar, kulağımı karalıyor. Kalbim ağrıdığını söylemiş miydim? Sevdiğim şeylerden bahsediyordum sanırım. Aa, taşlama, kaçlık olacak taş? 115? 125? 180? Nerede kullanacaksınız?
Çocukluk hatıralarımı anlatmak isterim. Güneşte dışarıya çıkmazdık, ikindi vaktinden sonra oyun oynamaya izin vardı. Saatin başında ikindi vaktini beklerdik. Saniyeler saat gibi geçerdi. Elimde saat, beklerdim. Vakit ikindi olsun diye. İkindi vakti, annemin söylediği saat idi. Kedileri tanımazdım, yalnızca etrafta poz verirlerdi. Dikkatimi topluydu, dağınık değildi. Saatlerce aynı oyunu oynayabilir, aynı topu aynı kaleye vurabilirdim. Saatlerce, aynı oyunu oynayabilir, aynı topu aynı kaleye vurabilirdim. Saatlerce aynı oyunu oynayabilir, aynı topu aynı kaleye vurabilirdim.

Bir yanıt yazın