8850. Beyit
“Ey zarif kimse! Geride gibi görünen ilerilerden ol. Nitekim taze meyve ağaçtan evveldir.”
Bu beyiti şerh etme gibi bir niyetim yok. Şerh etmenin engin denizine gark olsam köpükten özge ne çıkartırım. Bir tedrisattan da geçmedim. Geçtiğim, yalnızca kitap yaprakları. Fakat okuduklarım bende bir iz bırakır. Bu izleri görmeye ve duymaya çalışırım. Bu yazdıklarım bundan ibarettir. Beyitin engin denizinin dalgaları sahile ne getiriyorsa izlerim onlardan oluşur. Sahile neler getirmiş. Sahile bir şey gelmiş mi?
Engin bir denizin manzarasını seyretmek bile başlı başına büyük, yüce, ulvi bir şey değil mi? Yüksek bir faaliyet değil mi? Kutsi bir şey değil mi? İnsanı latif kılan bir şey değil mi? Bu kadar dikkat çalmaya çalışan şeylerin, evet şeylerin arasından irademiz ile karşı koyabilmişiz. Kesafeti terk etmiş, letafeti tercih etmişiz. İnsanın hakiki tercihleri, ona ağır gelen şeyleri seçebilmesinde. Ağır gelen her şey aslında alışkanlığımızı kırmaya çalışır. Alışkanlığımız; yatalak bir hasta, gözleri çapaklanmış, yemekten içmekten oburlaşmış gaz dolu bir tanker gibi garip bir mahlukat. Mürekkep bir şey. Neyse ne. Lafı uzattıkça uzattım.
Taze meyve, ağaçtan evvelmiş. Taze meyve, ağaçta pinhan imiş. Taze meyve, dallarda pinhan imiş. Vakt-i merhunu gelince aşikar olurmuş, şöhretin afetinden halas olmak istermiş, dalından düşermiş. Dalından düşen meyve sıradan koparmış, herhangi bir meyve olurmuş. Arka sıralara selam olsun, ön taraflar sizlerin olsun. Sahneler mukallidler ile doluymuş, onlara kalsın ithal söylemler. Kalsın, ne varsa kalsın onlara. Bu dünyanın eti kemiği, kalsın sizlere. Arka sıralara, dalından düşen meyveye, dalından düşen meyvenin rızasına, teslimiyetine selam olsun. Selam olsun, zamanın geçişine, zamanın izlerine, izlere, izlere… selam olsun. Seslere, duyduğumuz, duyamadığımız seslere selam olsun. Kalbi yananlara, letafete doğru gayret edenlere, çalışanlara, çalışmaya çalışanlara, devam edenlere, devam etmeye çalışanlara, selam olsun!

Bir yanıt yazın