ufak bir parça

Etrafımda korkudan hiçbir iz yok. Bu pür neşe, bu aldanmışlık nereden geliyor? Aldanmak ve aldatmak ne zaman hakikat oldu? İnsanlar korku nedir bilmiyor. Ölüm fikri o kadar uzak bir fikir ki, tıpkı bir fabrikasyon ürünmüş gibi, yeniden üretilebilir olduğu zannıyla yaşıyorlar çoğu insan. Bu yüzden ölümden korkmuyorlar. Bu insanların dehşete düşmeleri gerekiyordu. Bedenleri çürümesin diye spor yapıyorlar, kahkahalarla ciğerlerini şişiriyorlar. Şöyle alacaksın bir tanesini sarsacaksın, haykıracaksın aslında. Kör ve sağıra ne olacak? Taş, taştır. İstediğin kadar ovala. Zaman fikri kaybolmuş sanırım. Zaman olmayınca, geçmiş gelecek kaybolunca, ebedi bir şimdide konaklıyordu. Hatırlayacakları bir şey yoktu, çünkü geçmiş yoktu. Temkinli olmaları gereken bir şey yoktu, çünkü gelecek olan yoktu. Koca bir şimdideydi insanlar. Koca şimdinin içinde herkes çırpınıyordu. Bu yüzden ölüm de yoktu işte. Ölüm nerede olacaktı? Ölümün duracak bir yeri yoktu ki fikri olsun. Ne acayip şey. Ne korkunç şey. Herhalde bir yakınlarını kaybetse bu insanlar öylece donakalır. Mevta ile ne yapacağını bilemez. Toprağa hacetini giderememiş, taşa etmiş kedi gibi bakakalırlar sanırım. Asıl mevta kendisi aslında. Kalbi bile kıpırdamayan o insanın, ölü hali işte. Herkes için bir cenaze namazı kılmak iktiza ediyor denir mi acaba? Ölmeden önce ölünüzdeki sır bu değildi. Bu idrakim ile baş başa kaldım, yalnızlığımın içine biraz daha gömüldüm.

Artık hava kararmıştı. Işıklarla boyanmış bir İstanbul önümde seriliydi. Vapurla tekrar anadolu yakasına geçtim. Anadolu yakasına, yani Üsküdar’a geçince, eve dönme hissim duruyor mu diye şöyle bir yokladım. Sanki yerinde değildi. Küçüklüğümden beri, Üsküdar’a her dönüşümde, tamam, şimdi evimdeyim derdim. Halbuki o tatlı ve sıcak hissim kaybolmuştu. Şöyle kafamı bir çalkaladım, belki bir hatıra bir yere sıkışıp kalmıştır diye, yok. Damarlarımı sıvazladım. Yok, yine yok. Artık her yer aynı gelmeye başlamıştı. Her şeyin gelip geçiciliği yine sardı beni. Meyve olgunlaştı, dalından düştü. Vakit saat gelince, gidene yapacak bir şey kalmıyordu. Dalımdan düşecek miydim acaba? Hangi ağacın dalındaydım? Çorak topraklarda biten hüdayinabit gibi bir şeyim acaba? Ucuz sözlerle kendimi sermest mi ediyorum bazen? Televizyon programlarında ağdalı sözlerle sanki hakiki bir şey söylüyormuş gibi yapanlar gibi bir şeye mi dönüşeceğim diye korkmaya başladım. Düşündükçe dilim açılıyordu, kendi kendime konuştukça dilim gıdıklanıyordu. Gıdıklanan dilim beni gıdıklıyordu, gururumu gıdıklıyordu. Sanki gördüğüm, işittiğim her şeyden dilimle bir şeyler kazıyor, madenler çıkartıyordu. Altın gümüş her neyse, bir maden çıkartıyordum, çıkarttığımı zannediyordum. Zannımla yaşamaktan mutluyum. İnsan zaten zannı ile yaşar. Bunu unutmamak lazım. Pek çok kimse, zannını hakikat zannettiği için, değişmek istemez. Zaten hakikatte ikamet ettiğini zannediyor, zannediyor, hak olanı pekiştiriyor gibisinden bir şey onlar için. Ne acayip ama türlü türlü şeyler. Çok acayip, çok. Eve doğru yürüdüm. Kendime doğru bir yürüyüş gibiydi. Sanki ilk defa yürüyüşüm bir şeye yaramış gibi bir şey hissettim. Her adımımda içimde bir şeyler yankılandı. Sesler, görüntüler, bulutların ardından sızan ışıklar, her ışık hüzmesi gözümde bir parıltıya sebep oldu adeta. Günler, günler.. Mevsimler.

Bir yanıt yazın

endahte sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin