Yazar tam olarak ne yapar? Bir yazar, neyi yazar? Neden bir yazarı severiz? Bir yazardan etkileniriz? Neden? Yazar, neyi yazmıştır? Alıp verdiğimiz nefeslerin arasında, olup biten şeyleri idrak edebilene yazar mı denir? Bir nefes aldım, tuttum. Verdim. Bu sırada neler oldu? Ne olduğunu söyleyeyim mi? O an öldü. Mâziye karıştı. Artık geçmiş bir ân. Ölü. Ama hafızamda diri. Hafızamda tuttuğum, yaşattığım ânı, yazıya geçiriyorum. Çok sıradan bir şekilde bile yazıya geçirebilirim. Mesela; bardağı masaya koydum. Bu basit fiilin arkasında göz ile göremeyeceğimiz, sırlı bir âlem vardır. Sırlı, sisli… Boğaz’da sis. Lüfer avı, teknelerin sallantısı, rüzgarın çığlığı. Kalplerin telâşı. Balıkların kaçışı… Ağlar örülüyor. Oltalar hazırlanıyor. Olta olta olmaklığına bigane. Deniz tekneyi salladığına pişman.. Neyse. Bardağı masaya koydum. Bardağı masaya koyarken ki hareketimin arkasında yatan sırlı âlemi keşfetmek isterim. Kalbim o sırada nasıldı? Elim hareket ederken, bir gösteriş telaşı içerisinde miydi? Mizacımı ifşa mı ediyordum? Acaba hangi benliğim ile o bardağı masaya koyuyordum? Kibar mı? Nazenin mi? Fütursuzca mı? Hoyratça mı? Sonu bitmez tükenmez. O sırlı âleme, cesurca gark olabilen kimse, oranın meçhul diline aşina olmaya çalışan kimsedir yazar. Alfabesini sökmeye çalışır, bir şeyler heceler oradan, bir şeyler geveler belki. Bir şeyleri sezer, bir şeyler eker, ektiğinden habersiz. Bazen nefessiz dalışlar yapar, bazen bekler, bekler, bekler… Yazar, gerçeklik içerisinde olup-biten, ama göze görünmeyeni, o geçip gitmiş olanı, ibarenin kaydı altına alarak tutar. Artık idrak, havada muhayyile ile karışık bir vaziyette durmaz. O yazarın ibaresinin kaydı altında bir sabitedir artık. Hayalin ötesinde, idrak edilmiş bir ânı olur. Bu ânıyı idrak etmiş, ibarenin kaydı altına almış olan yazarın metnini okuyan kimse için de, o ânı artık bir tür idrak edilebilirdir. Gerçeklik daha genişlemiş bir haldedir.
Hepimiz olup-biten çoğu şeye bigane yaşarız. Kendi içimizde olup bitenlere en çok, en çok o iç alemimize bigane yaşarız. Asıl olup biten oradadır. Dışarda olup biten şeyler, genellikle dünyanın oyunundan ibarettir. Sende olup biten şey, seni sen yapan şeye itmek için can atıyordur aslında. Bu çağrıya kulak tıkamak için, insanlık bir tür ‘ant’ içmiştir desek yeri. Ya da bilinçsizce içmişler, bir şeyleri yutmuşlar, bu dünyada yaşıyorlar. Ellerine zorla tutuşturulmuş dikkat çalma makineleri olan telefonlarında saatlerini harcamaktadırlar. Varlıkları artık dijital gerçeklik’in kaydı altındadır. Dijital gerçeklik neyi talep ediyorsa, ona göre yaşamaya başlar insanlık. Bir güzellik gördüm, o güzellik, instagram denen sanal alemde paylaşılmaz, beğenilmez ise, varlık değildir. Bir şeye çıplak göz ile bakamaz hale geldik. Hiçbir şey kendiliğinden görünemez, dokunulamaz vaziyettedir. O ancak, benim kameramın kaydı altından geçerse, gerçektir, vardır. Kahve tüketilecek bir içecek değil, masada süsdür. Bu devirde, yazmak da okumak da zor. Yazabilecek olan nadirattan. Herkes kendini pohpohlamak için can atıyor. Ya da biri beni pohpohlasın diye.
Tekdüzeleşmiş bir hayatın içerisinde özne artık etkin değil,edilgendir. Radyolarla başlayan, orada sürekli seslere maruz kalmayan isteyen, söze gereksinim duymamaya başlamıştır. İnsan ‘işiten canlı’ olagelmiştir. İşiten insanın tepkileri, sözleri, refleksten ibarettir. O artık logos sahibi bir canlı değildir. Motor faaliyetleri ile çalışan bir canlı. Yetileri elinden alınmış, körelmiş. Beşer’den daha aşağı bir varlık, bitki derekesinde bir varlık. Bu nâmütenahi tercih dünyası içerisinde, hürriyet yanılsaması, ona benlik’inin kendine has olduğunu zannettiriyor. Halbuki esaretin bizatihi kendisi.
İnsanlar bir kucakta on karpuz taşıma derdinde. Yemek yerken, telefonla uğraşan insanın hali. Organları yalnızca meşguldür. Kendisine ne yaptığı sorulsa cevap veremeyecektir. Ruhsal bir uğraş yok. Kendi içine kapanmış, organlarını meşgul etmekle uğraşan bir canlı. Sürekli sakız çiğnemesi, bir şeyler dinlemeye muhtaç olması. Elinde sürekli telefonu kaydırması. Boş kalırsa eğer, içeriye boşluk girecek ve sıkıntı onu saracak. Sıkıntı derdin olduğuna işarettir, dert deva’ya götüren yoldur. Niyaz’a açılan kapıdır. İnsan sürekli organlarını meşgul ederek, bedenden ibaret bir varlıkmış gibi yaşayarak aslında kendini kapatır. Zaten kültür muslukları evin içinde hazır. Bir-iki tuş ile her an her şeye erişime hazır. Yakın olan artık uzaktır. Bir araç, araç olarak kalmıyor artık, o da seni dönüştürüyor. Seni başka bir hale sokuyor. Sen senlikten çıkıyorsun. İnan inanma.

Yorum bırakın