Hatıralar tekrar hatırlanana kadar beklermiş. Belki hiçbir zaman hatırlanmayacak olmasına rağmen, insanın hafızasında, hatıra, hatırlanmayı sabırla bekler.
Sabırla, sessiz bir şekilde bekler. İnsan da gündelik hayatında bir o yana bir bu yana sallanarak, o hatırayı hatırlamamak için elinden geleni esirgemez. Her şeyi esirgemesini bilen insan, o hatırayı hatırlamamak için elinden hiçbir şeyi esirgemez.
Vakit gelir, ayak bir taşa takılır, bilinç askıya alınır, bir gedik açılır, Kayıp Zamanın İzinde’de böyle olmuştu, yedinci cildinde. Bir gedik açılmıştı, o hatıra bilince yükselmişti.
Hızlı malumat akışına tabi insanlar artık hızın tahakkümü altında bir şeyi hatırlamaktan acizdir. Bir şeyi hatırlayamaz hale geldik. Hatırlamaktan ziyade artık maruz kalıyoruz. Önümüze ne geliyorsa, maruz kalmak zorundayız. Bir malumattan bir diğerine. Sonsuz bir akış içerisinde, hızla, kayboluyoruz.
Hafıza artık körelmiş, vakit artık daralmış, insan zaten sabır nedir bilmezdi, şimdi tahammülü kalmadı bir şeye insanın bu kadar hızlı hareket içinde. Sükûnet, asude vakitler, yeşilliklerin neşvünemâsı, gönlün eğilmesi, muhabbetle taşmış nazarla, hayatın içinde latif sallantılar. Ah, o seyyal hal. Ne kadar özledim o halleri, gözlerimin önünden yavaş yavaş silinen dünya, tüm kesafeti dağılmış, letafeti ile haşır neşir olmuş.
Tekrar nasıl hatırlamaya başlayacağım? Hatırlaya hatırlaya kendimizi bulacağız derlerdi. Çocukluktaki saf bakışa hatırlayarak nasıl ulaşacağız? Anamnesis burada mı olacaktı? Unuttuğunu hatırlamak. Bir gedik açmak, faaliyetleri aksatarak içerde bir hayal açmak.

Yorum bırakın