Askıya Alınan Zamanları Özledim.

Askıya alınan zamanları özledim. Zamanın ilerlememesini, zamanın ilerleyen bir şey olduğundan bihaber olduğum zamanları özledim. Çocukluğun vurdumduymaz günlerini özledim. Sabahın sabah olduğunu idrak ettiğim zamanları özledim. Her sabah yeni bir sabah idi. Gün geçtikçe, büyüdükçe, sabahlar sabah olmaktan çıkmış, çizgisel zamanın bir parçası, bir noktası haline gelmişti. Devam eden, değişmeyerek devam eden bir şey parçasıydık sanki.

Yeni bir güne uyandığım zamanları özledim. Değişen bir şey yok gibi görünüyordu. Görünen oydu. Görünene göre hüküm vermemek gerektiğini o zamanlar sezmiştim sanki. Sezdiğim içimde bir gürültü, dilim pek aciz. Dilim hep aciz gezmişimdir. Çocukken bile farkındaydım olanın bitenin, o adamın riyakarlığı, evet o adamın riyakarlığının farkındaydım. Müezzinin dişleri arasında kalmış etin lezzetinin bile farkındaydım. Kalın parmakları ile ikaz eden dedem aslında muktedir olmanın vermiş olduğu hazzın sarhoşuydu. Herkes bir şeyin sarhoşuydu zaten, kimse kimseyi de bu yüzden dinleyemiyordu. Dinlemiyordu değil, dinleyemiyor. Kalın perdeler, paslı gözler, dudaklarda aynı kelimeler, kelimeler, kelimeler… Okuduğunu bilmiyordu, bildiğini okuyordu. Gördüğünü görmüyordu, gördüğünü görüyordu.

Öğle vakti, yakıcı güneş demekti. Akşam vakti ezan ile birlikte giriyordu. Hayatı zaman değil, benim gönlüm şekillendiriyordu sanki. Sanki değil mi? Özlemim buna mıydı? Özlem kalbimde çalan, makamı muhtelif, içli bir şarkı. Bir ah çeksem, bütün teller yerinden kopsa, her şey bir sükuta erse şimdi? Zaman tekrar askıya alınsa, şu geçen vapur Boğaz’da dursa, balık zokayı yutmadan hırsının peşinden gittiği bilse.

-Gaflet mahallesinden geçer mi?
+Geçer geçer!
-Ne zaman kalkar?
+Siz oturun az sonra kalkar

Yorum bırakın