Fotoğrafa baktığım zaman, zamanın, tıpkı fotoğrafın içinde gizlenmiş (?) olduğu gibi benim içimde de gizlenmiş olduğuna şahit olurum. Bir fotoğrafa nazar, beni zamansız bir mekana intikal ettiriyor. Orada, sanki, zaman askıda kalmış. Fotoğraf karesinin içerisinde, şimdiki ben ile seyahat ediyorum. İçinde kaldığım sürece -fotoğrafa şu an itibariyle bakan ben- hafızam karıncalanıyor. Bir tebessüm yüzümü kaplıyor, zaman, dışımda akmaya devam ediyor. Her şey değişmeye devam ediyor. Dünya renkten renge giriyor, mevsimler rüzgarla geçip gidiyor. Fotoğraf tıpkı olduğu gibi duruyor. Bana tıpkı olduğu gibi olanın, nasıl değiştiğini, zamanın nasıl üzerimizde oyunlar oynadığını, insanın nasıl da her an değişimde olduğunu hatırlatıyor.
Artık, fotoğrafta gördüğüm şey, geldi geçti. Oradaki ben kalmadı. Oradaki çiçek, güneşe öyle bakmayacak. O çocuk orada bir kere öyle güldü. Yaprak tek seferliğine buraya geldi, gitti. Geldi, gitti. Her şey gelip gitmeye devam ediyor. Ölüm, yanıbaşımızda. Tıpkı fotoğraf karesinin de zamansızlığa, yani, ölüme intikal etmesi gibi. Her fotoğraf karesi tabut, albümler mezarlık. Ölümün davulu çalıp durmakta. Telsiz çalgılar.

Yorum bırakın