Bir şey yok, ne olsun.

Günlerin nasıl geçtiğini anlayamadan, günler bizi delip geçiyordu. Her yerimiz delik deşik olduğu halde, gündelik vazifemize sarılmış, yaşamaya çalışıyoruz. Kalbi ağrıyan insana ne demek lazımdı? Baharı seyretmek nerede kaldı artık? Hakikaten, mevsim seyredilebilir bir şey mi? Mevsim, gözümüzün önündeydi her zaman, öyle değil mi? Yaprakların rengi, gökyüzünün bulutlarla boyanması, bu dehşetengiz dünya, aciz insan, dağın taşın yüklenemediğini yüklenmiş. Ondan boynu bükük. Bu yükü unutan, bunu hatırlamak istemeyen, hatırlamamak için çerçöple vakit geçiren, kudret sahibi zanneder kendini. Her şeyi kendinden bilir bu insan. Daha önce bu meseleye değinmiştim aslında. Bir çocuk, ilk defa yürüdüğü, bir nesneyi hareket ettirdiği zaman, kudreti onu sarhoş eder. Kendini bir şey zanneder insan. Bu idrak, aslında esası unutuştur. Bazen, bir idrak, bir unutuşa da vesile olabiliyor işte.

Ömrüm boyunca ne yaptığımı bilmeden, oradan oraya savrulup gidecek miyim gerçekten? Yoksa, şimdi ayağa kalkıp, yapabileceğimi yapmalı mıyım? Tam şimdi. Hemen şimdi. Ne yapılacaksa yapmak gerekiyor. Gayret etmek, tefekkür etmek, okumak, yazmak, çalışmak, boynu bükük olmak, hüzünle temaşa etmek dünya perdesini, hayrete teşne bir hayat yaşamak, otun sallantısını üstünde görmek, bir ot gibi hareket edip salınmak, sonsuzluğa doğru salınmak. Hiçbir mazeret sunmadan, tüm acizliğinle Allah’a niyaz etmek. Her kapı kalabalık ama acizlik en tenha yer idi. Hak sahibi olduğunu zannederek yaşamak en büyük gafletti. Hak aramak, avamın, dünyaperestin işiydi. Her şey aslında Hakk’ın işiydi, bunu az çok görebilen, zaten arka planda durmaya razı olacaktır. Önde oynamanın nesi keyifli? Şöhret de afet. Ne işi var insanın meydanda? Kendini gafletin içinde kaybedeceksin, veyahut asılacaksın, o kadar kişinin nazarı altında. Aman Ya Rabbi, ne dehşet.

Yorum bırakın