Bireyin dış dünya ile olan ilişkisinde zaman parçalanmış bir haldedir. Parçalanmış zamanın içerisinde birey, içselliğinden uzaklaşır. Parçalanmış-matematiksel-pratik zamanın içerisinde birey, dar manada sosyolojik ve psikolojik cihetlerin esiridir.
Bireyin içselliğine kavuşabilmesi için, parçalanmış-matematiksel-pratik zaman dilimini aşıp, an’a ulaşması gerekir. Bireyin, parçalanmış zaman dilimini aşabilmesi için içselliğine yaklaştıracak bir tecrübeye ihtiyacı vardır. Bu tecrübelerin hududu yoktur.
Bu yazıda ele alacağımız tecrübe, bireyin ‘‘film sanatı’’ ile olan tecrübesi olacaktır. Film sanatı ‘‘zamanı mühürleme’’ sanatıdır. Birey tecrübe etmek istediği veyahut daha önce tecrübe ettiği bir zaman dilimini, film sanatı ile tekrar tekrar tecrübe edebilir. Her tecrübe, kendi içerisinde, yeni ve taze bir tecrübedir.
Dış dünyada mütemâdiyen duyusal nesnelere maruz kalan bireyin dikkati her daim değişmektedir. Dikkatini tek bir nesne etrafında toplayamayan birey, içselliğine ulaşmakta güçlük çekmektedir. Film sanatı, bireyin dikkatini ve nazarını tek-plan çekim tekniği sayesinde filmde gördüğü nesneye kuvvetle bağlar. Kuvvetli bağ, bireyi, hâricî unsurlardan kurtarır. Bu ‘‘bağ’’ ile birey; parçalanmış zaman diliminden ve dar manada sosyolojik ve psikolojik cihetleri aşarak an’a ulaşır. Yani içselliğine ve kimliğine kavuşur.
Bireyin içselliğine ve kimliğine ulaşabilmesi için ‘‘an’’ içerisinde olması gerekir. Zamanın tek, sabit, parçalanmamış ve nokta halinde olduğu zaman diliminde birey içselliğine geri döner. Dar manada sosyolojik ve psikolojik cihetlerden kurtulan birey, huzura ve feraha kavuşmuştur.
Anlatmaya çalışmış olduğumuz tecrübeyi açabilmek için bu uzun alıntıyı yapmak mecburiyetindeyiz:
‘‘Eğer hakikî ibadet dışarıda değil içerideyse, merasimde değil ruhtaysa, o halde Allah’a en yoğun yönelişim, canlı tabiatı gözlemlerken söz konusudur. Bir televizyon belgeselini hatırlıyorum. Bu belgeselde tropik kuşların hayrette bırakan hayatları, çiçeklerle ortak yaşamları ve canlı dünyanın sonsuz renkliliği gösteriliyordu. Kamera bir çiçekten diğerine geçiyor, çiçek çanaklarına bakıyordu. Ardından rüzgâr tarafından yavaşça taşınan tohumların uçuşunu izliyordu. O anda, kendimi Allah’ın işine, O’nun yaratışının canlı deliline hayret ettim. Turgenyev, ‘çiçeklerin kendi masum gözleriyle bize nasıl baktıkları’nı söylemişti. Belki de en çok, sözsüz ve sessiz olan bu şahitlikten heyecan duydum. Bir çiçeğe yönelik bu ‘bakış’ta hakikaten zararsız ve dokunaklı bir şeyler vardır. Eğer ibadet kelimeler ve hareketlerde değil de ruhtaysa o halde bu televizyon belgeseli esnasında en yoğun ibadet tecrübesini yaşadım.’’1
Birey parçalanmış zaman diliminde tecrübe edemediği ‘‘yoğun ibadet tecrübesini’’, ‘‘sözsüz ve sessiz olan bu şahitlik’’ ile tecrübe etmiştir. Zamanın parçalanmış halinin ve dar manada sosyolojik ve psikolojik cihetlerin esiri olan birey, etrafını saran güzellikleri görmekten ve duymaktan mahrum kalmaktadır. Ne demiş şair: ‘‘Şiirlerde sözü geçen her şey bakıp da görülmeyen ama asıl olup bitendi’’.
1 Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım Zindandan Notlar, İstanbul, Klasik Yayınları, 2018, s.70

Yorum bırakın